"Okuyan kişi ölmeden önce binlerce hayat yaşar, okumayan ise sadece bir."

23 Şubat 2014 Pazar

Haklı Çıkma Sanatı - Arthur Schopenhauer (Eristik Diyalektik)

Eristik Diyalektik, son zamanlarda okuduğum en ilginç kitaplardandı. Adının ilgi çekici ama
aynı zamanda biraz ürkütücü olması da geçen yılki Kitap Fuarı'nda satın almama vesile oldu, ayrıca iyi ki de almışım dedirtti. Adının cazibesinin yanı sıra, tam bir reality show tadında, okuması çok zor olmayan (yine de bazı cümleleri birkaç kere daha okumanıza neden olduğu da doğru) hatta can sıkıntısını gidermek için bile arada çerez gibi okunabilecek bir kitap. Kitabın adının açıklaması olarak Haklı Çıkma Sanatı diyebiliriz. Yazarımız ise pek karamsar, pek açık sözlü, harika bir satır arası reklamcısı ve belki de dünyanın nimetlerinden faydalanamamış olmanın yarattığı öfkeyle derin bir alt yapı eleştirisi çıkarmış, pek saldırgan filozofumuz üstat Schopenhauer.
Bilen bilir, bu filozof küçük yaştan (özellikle de annesinden) gördüğü sevgisizlikten ve istismardan dolayı "Kimseyi sevmeyeceksin! Hiçbir şey beklemeyeceksin! Kimseye karşı mahcup olmayacaksın!" gibi önerileriyle bir liste çıkararak, okuyanları "Bari ölelim, bu hayat yaşamaya değmez." gibi bir ruh haline sokmuş, hayattan bezdirmiştir. Ancak biraz uğraşıp, kitabın derinine dalarsanız, yazarın derin düşüncelerinin ardında aslında hayatla ve onun gerçekleriyle bariz bir şekilde dalga geçtiğini anlayabilirsiniz, benim bu kitabı okurken içinde olduğum durum da tam olarak böyleydi.

Kitaba gelince, günlük hayatımızda bir çok kez yaptığımız büyük küçük, sakin veya şiddetli tartışmalarda girdiğimiz psikolojiyi, uyguladığımız cümle yapısını ve taktiklerini, mantık çerçevesine alıp almadığımız bütün saldırgan veya çekingen davranışlarımızı toplayıp, çıkarıp, hesap yaparak yüzümüze vuran, aynı zamanda da satır aralarını okumayı bilenler için yüzsüzlüğümüzle dalga geçmemize neden olan son derece değerli bir çalışma. Açık açık, haklı çıkıp çıkmamanın veya adalet kavramının bir halta yaramadığını, sıradan bir insan için önemli olan tek şeyin sadece karşıdakini ezme zevkine varmak olduğunu, insan ne kadar bilgili, entel, olgun veya akıllı olursa olsun içindeki beslenmesi gereken egonun her zaman var olacağını yüzünüze çarpıyor. Öyle güzel çarpıyor ki, basitliğimizle barışıyor, hırsımızla yüzleşiyor, üstüne üstlük bundan hiç utanmıyoruz.

Yani kısaca bu kitap için söylenebilecek şey, politically correct (politik olarak doğru, diplomatik, ortayolcu, kibarlık için kasan bir yöntem ve konuşma şekli) olmadığıdır. Kitabın içinde bölüm bölüm tartışmadan galip çıkma teknikleri aktarılmış. Öyle ki nerede susmamız gerektiği, nerede yalan söylenmesi, nerede sahte kanıt sunulması, nerede psikolojik baskı yapılması, nerede çekip gidilmesi, nerede anlamazdan gelinmesi gerektiği mükemmel bir şekilde anlatılmış. İşin ilginç yanı, böyle söylendiğinde her ne kadar ahlak dışı davranışlar gibi görünse de bunlar, eminim herkes tarafından kasıtlı veya kasıtsız kullanılan taktikler. Ancak üstat bu konularla ilgili kitabın sonunda aşağılayıcı uyarısını da yaparak, bu "işe yarayan" taktiklerin aslında genel bir kendini kandırma durumu olduğunu, komplekslerimizi ve egomuzu yatıştırmaktan ileri gitmediğini, o gün eve gelen ekmek misali sadece karnımızı doyurduğunu ancak hayatımızı güvence altına almadığını anlamamızı sağlıyor. Karşıdaki fikrin veya fikirlerin ana olgusunu takip etmek ve başka pencerelerden bu olguya bakmak yerine, bir amaç gütsün veya gütmesin sadece kendi hırslarımızı tatmin edebilmek adına ne kadar boş ve gereksiz yanılgılara boyun eğdiğimizi, aslında çok ciddi ve akademik bir alt yapıda anlatıyor. Tabii ki asıl verilmesi gereken mesajı anlayabilene kitap çok daha acı bir gerçeğe odaklanmanıza neden olabiliyor.


Özellikle son hile olarak verdiği "kişiselleştirme"de değindiği nokta, tıpkı bir chef d'oevre, bir masterpiece, bir başyapıt olmuş. Diyor ki; "...tartıştığınız kişinin üstün olduğunu görüp, haklı çıkacağını anladığınız zaman, işi kişiselleştirerek hakaret, saygısızlık ve kabalığa başvurabilirsiniz. Tartışma konusundan uzaklaşın çünkü orada oyunu kaybetmişsinizdir, tartıştığınız kişinin üzerine saldırın, konuya ait argümanlar üretmekten vazgeçip, karşınızdaki kişinin kişiliğine ait argümanlar geliştirin. Bu zaten herkesin çok kullandığı bir yoldur çok sevilir. Neredeyse bütün tartışmalarda vardır.  Peki biri size bu yöntemi uygulamaya kalktığında ne yapacaksınız?...''
Schopenhauer standart bir karşılığın (direkt olarak sinirlenme, aşırı tepki, şiddet) sadece gazetedeki üçücü sayfa haberi olarak sonuçlanacağını bildiği için bu yöntemi önermiyor. Onun yerine bu tür bir saldırı karşısında bir soğukkanlılık sergilemenizi, tartıştığınız konunun galibiyetiyle ve tatmin olmuş egonuzla ortamdan çekilmenizi tavsiye ediyor. Öyle ki; bu yönteme başvurmak, tartışmanın ana boyutundan çıkıp olayı rakibinin karakteri gibi küçük bir unsura indirgemek zaten çaresiz kalmışlığın bir göstergesi, ancak buna karşılık olarak sinirlenme veya kendini hiddetle savunmaya devam etme sizi yine de haksız duruma düşürebilir. Her ne kadar ana olguda haklı çıkmış olsanız bile toplum psikolojisi genelde sonuçla ilgilendiği için, aslında haksız duruma düşmüş olmanızı sağlar. Üstat işte burada işi kişiselliğe döken insanın ciddi bir yara alacağını, insanların ancak kendilerini başkalarıyla kıyaslayarak kibirlerini tatmin edebildiklerini, tartışmada yenilmenin bu insan için zihinsel gücünün başkalarının altında kalması anlamına geldiğini ve saldırmaya devam edeceğini söylüyor.

Nihayetinde, eğer ortaya çıkacak olan bu kadar stresle baş edemeyecekseniz en güzel yolu da tarif ediyor: "İlk karşına çıkanla tartışma! Yalnızca iyi tanıdığın, saçmasapan şeyleri savunmayacak kadar anlama yetisine sahip olduğunu ve utanılacak durumlara düşmeyeceğini bildiğin kişilerle tartış! Otoritenin veya kendi egosunun dikte ettiklerine göre değil, nedenlere, gerekçelere dayanarak tartışmayı sürdürenlerle, sunulan nedenleri dinleyip dikkate alanlarla ve nihayet gerçeğe ve adalete, karşı tarafın ağzından çıkıyor olsa bile değer veren, kendisinin haksız olduğunu kabul edebilecek kadar adil olanlarla tartış. Demek ki, 100 kişi içinde tartışabilecek ancak 1 kişi bulursun, olsun sana yeter. Diğerlerini bırak onlar kendi aralarında konuşsunlar, bırak onlar kendi yanılgılarında anlaşsınlar. Sonuçta Voltaire'in dediği gibi: 'La paix vaut encore mieux que la verité' (Barış hakikatten daha değerlidir)..." 

Bu güzel arka planı bana sunduğu için Schopenhauer'a resmen minnetarım, bütün insanlığın bu büyük yanılgısına böyle sarkastik ve aynı zamanda ciddi bir yaklaşım sergilediği için de. 

Felsefe Güzeldir.